. 11 Temmuz 2014 0011 yasaradymn Şef Genel kültür hocam. Bu hadi neyse de tarihten o kadar sorulabilecek soru varken gidip o gereksiz soruları sormalari hepimizi şoke etti 11 Temmuz 2014 0011 bu nick on beş harf Kapalı genel kültür bu herkesin bilmesi gereken bir şey. galileo bilinmez mi hiç ya. 11 Temmuz 2014 0015 mustilaura Şube Müdürü Benim calistiklarim sanki genel olmayan kultur kitaplariydi galiba... 11 Temmuz 2014 0016 mustilaura Şube Müdürü Ya banane engizisyon mahkemesinden, yargilamasindan tipine... 11 Temmuz 2014 0020 mustilaura Şube Müdürü O kadar guzelim tarihimiz var ki oysa... Her turlu islam oncesi-sonrasi devletleri, ne yaptiklarini, bilimum terimleri calis. Dunya savaslarini, kurtulus savasini, kongreleri sanki kendin katilmis gibi hisset, inkilap uzmani ol cik sonra sana sorduklarina bak... 11 Temmuz 2014 0027 s0nique. Kapalı aklıma bohemian rhapsody geldi.. 11 Temmuz 2014 0028 öabt40net Daire Başkanı ya bu galileo sorusunda cevap galileo mu kesin?? 11 Temmuz 2014 0052 bu nick on beş harf Kapalı ya bu galileo sorusunda cevap galileo mu kesin?? öabt40net, 8 yıl önce - Alıntıya git evet 11 Temmuz 2014 0053 çehregül Şef Mustilaura cok guldurdunuz beni... ama guldugume bakmayin ben de yapamadim cogunu - 11 Temmuz 2014 0059 Muzo0 Aday Memur entelektüel birisi olarak kaçırmam bu soruları. uzay ve astronomi belgeselleri izliyorum hergün 11 Temmuz 2014 0222 benmilagros Kapalı kafanızdan uydurup durmayın maden internete giriyorsun araştır dünyanın merkezinin güzeş olduğunu kim iddia etmiş kopernik o öağda bir çok bilim insanı zaten engizisyonda yargılanmıştı 11 Temmuz 2014 0252 TarihTR Memur galileo geçenlerde affedildi yanlış hatırlamıyorsam..sorulacak o kadar soru varken bunu sormaları da yersiz.. 11 Temmuz 2014 1047 halluination Daire Başkanı evet bu nick on beş harf, 8 yıl önce - Alıntıya git sosyalciler malı götürdü sınavda ne şanslısınız bee = bi arkadaşım var güncel 1 boş anayasa 1 boş tarihte 20 üstü neti var şok oldum 11 Temmuz 2014 1111 turkçelestiremedik Şef lys de kopernik gelmisti kopernik pizzalari bi de diyorlarki rasgele seciliyo hadi lan ordan derler adama 11 Temmuz 2014 1113 mustilaura Şube Müdürü Ne rasth 11 Temmuz 2014 1122 mustilaura Şube Müdürü Adamlar hala genel kültür demiş. Ben de sanıyordum ki genel yetenek kısmında sordular, çok teşekkürler. Arkadaşım benim sorum açık; " genel kültür " dedikleri sınavın kapsamı belli kılavuza göre, kılavuzun da içine ettilerya. Bu soru hangi alt konu dalını ilgilendiriyor? Bu bir bilgi yarışması değil sonuçta, ilişkilendirdikleri başlık hangisi ? Şimdi birileri çıkacak güncel mi diyecek ? 11 Temmuz 2014 1305 margotsamanta Yasaklı bileceksiniz her şeyi! öğretmen olacaksınız öğretmen her şeyi bilir... 11 Temmuz 2014 1314 Celos Müsteşar Yardımcısı Genel kültür hocam. Bu hadi neyse de tarihten o kadar sorulabilecek soru varken gidip o gereksiz soruları sormalari hepimizi şoke etti yasaradymn, 8 yıl önce - Alıntıya git bi an edebiyat sınavı oluyorum herhal dedim paso kitap ismi sorunca 11 Temmuz 2014 1431 mustilaura Şube Müdürü bileceksiniz her şeyi! öğretmen olacaksınız öğretmen her şeyi bilir... margotsamanta, 8 yıl önce - Alıntıya git Ah ah şu forumun gözünü seveyim. Klavye arkasından konuşması ne kadar basit değil mi karakter yoksunları için... 11 Temmuz 2014 1840 RadikalI ve Sert Yasaklı soruyu bilemeyince suçu galileo ya atan bir kolaycı Toplam 21 mesaj
Türkiye'nin Coğrafi Konumu ve Komşuları Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. Güneyde Akdeniz, batıda Ege Denizi, kuzeyde Karadeniz ve kuzeybatıda Türkiye’nin karasuları içerisinde yer alan, İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazı’nı kapsayan Marmara Denizi yer alıyor. Türkiye, resmi adı ile Türkiye Cumhuriyeti, kuzeybatıda Bulgaristan, batıda Yunanistan, doğuda Ermenistan, Azerbaycan ve İran, kuzeydoğuda Gürcistan, güneyde Suriye, güneydoğuda ise Irak ile komşu olan bir Avrupa ve Asya ülkesi. Türkiye'nin İklimi Türkiye’de iklim, bölgelere göre değişiyor. Ülkenin genelinde ılıman bir hava hakim. Karadeniz bölgesinde ılıman ve yağmurlu; güney ve Ege bölgelerinde Akdeniz iklimi; iç, doğu ve güneydoğu kısımlarında ise karasal iklim görülür.
Selamlar sevgili dostum, bu yazımda kapsamlı olarak bir Türk vatandaşın bilmesi gereken tüm bilgileri vereceğim. Lütfen sonuna kadar okuyun. 1-Türk Dili Bir millet için dil son derece önem teşkil etmektedir. Dilimizi düzgün kullanmalıyız. Yazarak ve konuşarak bunu insanlara göstermeliyiz. Peki bir millet için dil neden önemli ? Size Bye Bye Türkçeden bir bölüm alıntılayarak açıklamak istiyorum. -Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Nev-York şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050'li yıllara gelmişiz. Broadway 'den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim âşinâ olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklâmlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada, Türkçe olarak ! Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lâle biçimli, ince belli, cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti. Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultan Ahmet Leather, World Gezim gibi yansı Türkçe yansı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe Merkez lâfı, iyiden iyiye ingilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,... merkezi de merkezi... Amerika'da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu. Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adlan Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lâfı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lâfına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative't ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika'da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika'ya, onun da kökeninde olan eski İmparatorluk İngiltere'sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi. Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcüklerin arkasına düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum. Üstünde Jimmy's Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masalan sokağa taşmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi. Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmağa başladı. Pek yer kalmamıştı. Tart? o sırada genççe, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yanaştı. "Afedersiniz yer kalmamış buraya oturabilir miyim?" dedi. "Hay hay, buyurun" dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış. Anası babası kendisi okul çağındayken Amerika'ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan, sonrada edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar 1970'lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian FrieVmış. Onun Tercümeler adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda'yı işgal ettiği zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce'den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik'i yok edip yerine İngilizce'yi koymakla İngilizlerin nasıl İrlanda'yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş. O ara lâfa kanştım. "Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım; gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adlan falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu bu nasıl oldu? Amerika'ya ne olmuş böyle?" dedim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. "Ah sorma" dedi. "İrlanda'nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika'nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki, bu sefer Türkler Türk olduğumu fark etmemişti anlaşılan aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neft yağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınaî, ticarî ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten 20'inci yüzyılın sonlarına doğru bu batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, aile ve iş ahlâkları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynaklan ve tüketim pazarlanyla ayakta duruyordu. "Evet" dedim, "eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu." Devam etti "Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filimleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler batıdan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı".. "Evet" dedim. "Daha önce Japonlar da böyle yapmıştı". Yeni İrlandalı dostum adı Collin'miş önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. "Buraya kadar iyi" dedi, "bundan sonrası acıklı. İrlanda'nın başına gelen bu sefer Amerika'nın başına gelmeye başladı"... "Nasıl olur?" dedim, "Türkler Amerika'yı işgal etmedi ki"... "Aa!" dedi, "işte onun için daha da tehlikelisi oldu."... Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti "Türkler önce Amerika'da azınlık için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türkçe okulları açtılar fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler, adeta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullannda lise olsun, evrenkent olsun eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu ama, bu yeni önemli yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslannda pek âlâ yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mâli durumu tam bozulmuşken, aniden 10-15 Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâli sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili tüm dersler Türkçe'ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu bir yabancı Türk Misyoner okuluna benzetiliyordu..." Burada Collin'in sözünü kestim "Ne olacak? Amerikan çocukları böylece Türkçe'yi daha iyi öğrenmiş olur." Collin öfkelendi "Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe'yi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?".. "Doğru diyorsunuz" dedim, "zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pek çok olağan Amerikan okulları var ya?" Collin, "ne kadar anlayışsız bu adam ", der gibi bir havaya büründü. Bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu İrlandalı geçmişiyle de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu "İş o kadarla kalmadı" dedi, "Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı, arkasından bir kaç da böyle evrenkent. Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler; bu sefer onlar da, bizim eğitim dilimiz de Türkçe olsun demeğe başladılar. İşin kötüsü bu haince "kültürel soykırım" oyunu Amerika'ya oynanırken kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika'da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka bir şey düşünemiyordu." "Tabii" dedim, "bu yabancı eğitim hastalığı h ızla arttıkça Amerika'daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, her şeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel sorulan sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?" Collin, hüznü artarak belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım onurlu bir insandı "evet" dedi, "sonuç olarak Amerika'nın yaratıcılığı, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dili okullardan yetişenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acenta oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakıyla, iş yerlerine yan Türkçe levhalar astılar." "Yazık" dedim, "Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşeçekti?" Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun maneviyatını tazelemek için "üzülmeyin" dedim, "sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin." Bana insancıl gözlerle baktı. Vakit epey gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışan çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski Nev-York'ta kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı. Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede arabaların arkasında karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genci gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hâli vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. "Ne treni be!" dedi, "onlar tam kırk yıl önce sökülmüş, haberiniz yok mu?" "Buralarda yoktum" diye mırıldandım "yeraltından rahatlıkla gelinir gidilirdi. Niye sökmüşler ki?" "Ne olacak" dedi, "şu Türklerin danışmanları Trenin modası geçti. Araba demokrasidir, deyip söktürmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da." Ve yanımdan bir hı şımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime "Allah Allah" dedim, "bizim millet böyle fena değildi. Tarihi bo yunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Aca ba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü deği şiklikler meydana geldi?" diye düşünürken, çırpınarak, ter içinde uyandım , -"Aa, iyi ki rüyaymış!" - BYE BYE TÜRKÇE Şunu da ekleyerek önemini açıklamayı bırakmak istiyorum. *****- Türk milletinin dili, Türkçe'dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir. * Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. * Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır. Gazi M. Kemal /1930 *****- Peki dilimizi en doğru nasıl kullanırız. Dostlarım yazma konusunda 20-30 liraya TYT hazırlık kitapları alabilirsiniz. Konuşmada ise harflerin dilden çıkışına dikkat etmelisiniz bunu nasıl yaparsınız bolca pratik ile size yardımcı olacağını düşündüğüm bir isim vermek istiyorum "İsmet Topaloğlu" Youtube sayesinde çok kolay ulaşabilir konuşma ile ilgili sıkıntıları geçebilirsiniz. Keza bu adamın 12 bölümlük bir eğitim konferansı var "perpatv" adlı kanaldan izleyebilirsiniz. Rica ediyorum konuşurken havalı olmak adına Türkçe kelimelerin arasına yabancı kelimeler sıkıştırmayın. Evet dil öğrenmek önemli ama inanın kendi dilinizi tam öğrenmek daha önemli . 2- Milli birlik ve beraberlik Ziya Gökalp'in Türkçülüğün esasları adlı kitabından alıntı Mütareke’den sonra, İngilizleri, fransızları yakından görmeğe, tanımağa başladık. Bunlarda ilk gözümüze çarpan yön medeni ahlakın bozukluğudur. Özellikle yurdumuza gelen veya Malta’da egemen olan İngilizlerin medeni ahlakının çok düşük bulduk. Sömürge halkının soyma, yenilmişlere kul, köle gibi davranmak savaş esirlerinin ve hatta barış esirlerinin parasını, eşyasını çalmak onlarca tamamen helaldir. İngiliz milletinin medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki, vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce vatan haininin ortaya çıkmasına karşılık, bütün İngiltere’de tek bir vatan haini ortaya çıkmadı. O halde, bizde medeni ahlakın daha yüksek olması neye yaradı? Keşke bizde de, bunların yerine, yalnız vatani ahlak yüksel olsaydı! Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir. O halde, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, her şeyden önce; vatani ahlakı yükseltmek için ne yapmalıyız? “Vatan, milli kültürdür” demiştik. Demek ki vatan; din, ahlak ve estetik güzelliklerin bir müzesidir, bir sergisidir. Vatanımızı içten gelen bir aşkla sevmemiz, bu içten güzelliklerin ütünü olduğu içindir. O halde, milli kültürümüzü bütün güzellikleriyle ne zaman meydana çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz ve bu kadar şiddetle seveceğimiz o sevimli vatan uğruna, şimdiye kadar yaptığımız gibi, yalnız tehlike zamanlarında hayatımızı değil, barış zamanlarında da bütün şahsi ve toplum tutkularımızı feda edebileceğiz. Görülüyor ki milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, ilk önce, milli kültürü yükseltmekle sorumlu olan aydınların bu işi çabuk başarmaları gerek. Milli dayanışmanın birinci temeli “vatani ahlak” olduğu gibi, ikinci temeli de ” medeni ahlak” tır. Vatani ahlak, kendi milliyetimizi kutsal tanımaktan ibaret olduğu gibi, medeni ahlak da milletimizin fertleriyle onlara benzeyen diğer fertleri saygın tanımaktan ibarettir. Cemiyet kutsal olunca, onun fertleri de kutsal olmaz mı? O halde vatanımızı, milletimizi nasıl seviyorsak, milletdaşlarımızı da öylece sevmeliyiz. Bütün milletdaşlarını sevmeyen bir adam, milletini de sevmiyor demektir. Şimdiye kadar aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi. Çünkü, terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden, halk ise Türk kültüründen almışlardı. Ayrı terbiyelerle yetişen iki sınıf nasıl birbirini sevebilir? Bundan başka, aydınlar sarayın kullarıydılar. memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın israf ve eğlencelerine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi. Tabii, bu yönden de, ezilmiş halk onları sevemezdi. Aralarında rekabet, haset, çekememezlik gibi tutkular bulunduğu için, aydınların kendileri de birbirlerini sevmezlerdi. Memleketimizde, birbirini seven yalnız halktan olan fertlerdi ve eski devirde, milli dayanışma yalnız bu öz Türklerin içten seviyesine dayanıyordu. Şurası da vardır ki medeni ahlak, yalnız milletimize mensup fertlerin saygın tanınmasında ve içten bir sevgiyle sevilmesinden ibaret değildir. Gerçi, başta, saygın tanılan ve sevilen fertler vatandaşlarımızdır. Çünkü bizi onlarla birleştiren ortak bir kültür, ortak bir yurt, ortak bir dil, ortak bir din vardır. Fakat, biz bir milli kültüre bağlı olduğumuzu gibi, bir de milletlerarası medeniyete dahiliz. Milli kültürümüzü sevdiğimiz gibi, medeniyetimizi de severiz. O halde medeniyetdaşlarımızı sevmemiş ve saygın görmemiz gerekmez mi? Medeniyet topluluğu önce dini bir ümmet halinde başka Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budistlik gibi evrensel dinler, birçok milletleri içlerine alarak, onları bitişik kaplardaki sular haline koymuşlardır. Fizik denemelerini de bitişik kaplardan birine konulan suyun hemen diğerlerine bölündüğünü ve hepsinde su seviyesinin hemen aynı yüksekliğe çıktığını görmüyor muyuz? Aynı ümmete bağlı bir milletin meydana getirdiği ilerlemelerin veya başına gelen çöküşlerin hemen diğerlerine geçmesi tıpkı bunun gibidir. Milletler arası bağlar önce böyle dini olarak başlarsa da, uzun gelişmelerden sonra, yalnız bilim ve fen sahasında birleşen, din dışı bir milletlerarası medeniyet de meydana gelebilir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, Avrupa milletleri arasındaki bağlılık, bu iki örneğin geçiş devrinde bulunuyor. Avrupalı milletlerarası medeniyet birliği Japonlarla Yahudileri eşit şartlarla kendi medeniyetine mensup saydığı için, dini bir medenîyetten ve dine dayanan bir milletlerarası birlikten çıkmak istediğini ima ediyor. Fakat diğer taraftan Müslüman ülkelerin manda altında kalmasında hala ısrar göstermesi, eski haçlı bağnazlığından henüz kurtulmadığın gösteriyor. Bu bağnazlığın kalkması ve bizim de eşit şartlar içinde Avrupa medeniyetine girmemiz bizim için bir amaç olmalıdır. Kısaca medeni ahlak önce milletler bütün insanların sevmekten ve saygın görmekten ibarettir. Bütün bu fertlerin hayatına, mülkiyetine, özgürlüğüne onuruna tecavüz etmemek, medeni ahlakın teklif ettiği görevlerdendir. Görülüyor ki, vatani ahlak dıştan merkeze doğru olduğu halde, medeni ahlak merkezden dışa doğrudur. Vatani ahlak sevgilerimizin vatan dairesinde yoğunlaşmasını ve toparlanmasını istediği halde, medeni ahlak bunları yavaş yavaş millet sınırlarını aşarak ümmet sınırlarına ve ümmet sınırlarını aşarak ülkelerin milletlerarası sınırlarına ve bunları da aşarak bütün insanlık dünyasına doğru genişlemesini ve yayılmasını arzu eder. Bazen, bu iki ahlak arasında arılık ve çatışma ortaya çıkabilir. Mesela, savaş zamanlarında vatani ahlak son derece şiddetlenerek, medeni ahlakı sönük bir hale getirir. Uzun barış dönemleri de, yalnız medeni ahlakı güçlendirerek vatani ahlakı zayıflatır. Savaşın bir çok maddi ve manevi yıkıntılarına karşılık, sosyal bir yararı da bulunduğunu ileri sürenler özellikle bu noktaya dayanıyorlar. Görülüyor ki, milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ahlaka medeni ahlaktan daha fazla öncelik vermek ve insani değerin – medeni ahlakın dairelerinde – merkezden çevreye doğru gittikçe eksildiğini, çevreden merkeze doğru geldikçe arttığını ilke olarak kabul etmek gerekir. Yani, yukarıda söylediğimiz gibi değerin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları bu derecelerine göre sevmemiz gerekir. Milli dayanışmayı kuvvetlendirmek için, vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir. Her millet, sosyal iş bölümü sonucu olarak, bir takım meslek ve uzmanlık sınıflarına ayrılır mühendisler, doktorlar, müzisyenler ressamlar, öğretmenler, yazarlar, askerler, avukatlar, tüccarlar, çiftçiler, fabrikatörler, demirciler, marangozlar, hallaçlar, terziler, değirmenciler, fırıncılar, kasaplar, bakkallar, bu guruplar birbirine karşılıklı olarak gerekli ve muhtaçtırlar. Birbirlerinin yaptıkları hizmetler, bu karşılıklı gerekli olmalar da bir tür dayanışma değil midir? Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için, önce iş bölümünün ancak ortak vicdana sahip bir toplum içinde ortaya çıkması şarttır. Başka başka milletlere mensup olup da aralarında ortak vicdan bulunmayan toplulukların iş bölümü gerçek iş bölümü niteliğinde değildir. Durkheim, bu tür hizmetlerin alınıp verilmelerine “karşılıklı paratzitlik” adını veriyor. Mesela, eski Türkiye’de, Türklere Müslüman olmayanlar ortak bir ekonomik hayat yaşıyorlardı. Fakat, aralarındaki iş bölümü gerçek bir iş bölümüm değildi. Karşılıklı bir parazitlikten ibaretti. Çünkü, Türklerle bu Türk olmayan unsurlar arasında ortak bir vicdan yoktu. Türkler, Müslüman olmayanların politik parazitleriydiler Müslüman olmayanlar da, Türklerin ekonomik parazitleriydiler. Milletlerarası ekonomik ilişkiler de hep bu biçimdedir. Bu tür dayanışmanın güçlenmesi için ikinci şart da, meslek guruplarının tüm yurtta yaygın milli örgütler biçiminde organlar oluşturmasından sonra, her meslek sınıfında, mesleki bir ahlakın kurulmasıdır. Meslek ahlakı, başka meslek guruplarının yapmasında sakınca olmadığı halde yalnız bir meslek üyelerine meslek gereği olarak yasak olan eylemleri gösterir. Mesela, bir bölgeye kolera girdiği zaman, oradan herkes kaçabilir, yalnız doktorlarla papazlar kaçamaz. Bunun gibi, herkes ticaret yapabilir. Resmi nüfusa sahip olan devlet memurları yapamaz. Asker sınıfından olanlarının korkak, polislerin düşkün hakimlerin tarafçı, öğretmenlerle yazarların cahil ve idealsiz olmaları meslek ahlakına aykırıdır. Katiplerin ağzı sıkı, avukatlarla doktorların kişilerini sırlarına saygı göstermeleri de meslek ahlakı gereklerindendir. Bununla beraber, bu mesleki ahlakların yaptırımları da vardır. mesleki görevlerin bu yaptırımları her meslek örgütüne özel olarak bulunması gereken “Haysiyet divanları” dır. Fertlerin meslek uzmanlarına karşı hayatlarını, onurlarını özgürlük ve çıkarlarını koruyacak tek yaptırım işte bu mesleki ahlaka ait örgütlerden ve yönetmeliklerden ibarettir. Bunlar var olmadıkça, farklı meslekler arasında gerçek bir dayanışma var olamaz. Şimdi, yukarıdaki sözler özetleyelim Milli birliğin güçlendirilmesi sosyal düzenin ve ilerlemenin, milli özgürlük ve bağımsızlığın temelidir. Milli birliği güçlendirmek için de vatani, medeni, mesleki ahlakların güçlendirilmesi, yükseltilmesi gerekir. 3- Milli bilinç Tarihte destanlar yazan Türk ulusu, binlerce yıllık tarihi içerisinde kazandığı büyük başarılarla yoğrularak olgunlaşmış bir kişiliğe sahip bireylerden oluşur. En güç durumlarda, kimsenin ummadığı kadar büyük başarılar elde eden bizler, gücümüzü olgunlaşmış kişilik yapımızdan ve yüksek düzeyde milli bilince sahip olmamızdan almışızdır. Fakat küreselleşen dünyanın etkileriyle sarsılan ulusumuzda, özellikle genç kuşakların milli bilinçten uzaklaşmalarına tanık olmak geleceğimiz için kaygılanmamıza neden olmaktadır. Milli bilincin önemini ve toplumumuzdaki yozlaşmayı belirtmeden önce, milli bilincin ne olduğuna değinelim. Milli bilinç, kişilerin mensubu oldukları ulusun kültür, toplum, tarih, ahlâk… gibi değerlerini hakkıyla benimsemeleri; birey – devlet ilişkisini kavrayarak kendilerini devletlerine daha yararlı hâle getirebilmek için çaba göstermeleri; tarihsel süreçlerin birikimiyle günümüze aktarılan değerlerin bilincinde olup, bunları gelecek kuşaklara aktarmaları ve bu çabaların sonucu olarak hem kendi refahlarını sağlamaları hem de devletlerini çağdaş ve uygar devletler seviyesine ulaştırmalarıdır. Milli bilince sahip olmak, kendinde olmak, özünü tanımaktır. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı, bu günlere nasıl geldiğimizi ve gelecek kuşaklar için neler yapmamız gerektiğinin ayırdında olmaktır. Günümüzde özellikle gençlerin, tarihinden, kültüründen ve milliyetinden yavaş yavaş koptuğunu görüyoruz. Yaşadığı devletin cumhurbaşkanının adını bilmeyen, Malazgirt Savaşı’nın önemini kavrayamayan, Çanakkale’de atalarımızı şehit eden onlarca milletten düşmanlarını tanımayan, ot gelip palak gitme eğiliminde olan… milyonlarca genç var Türkiyede. Bunu söylemek çok acı; ama her gün milliyetinden biraz daha kopan gençlerin varlığına tanık oldukça, artık onları titreyip kendilerine döndürecek bir şeylerin yapılması gerektiğine daha fazla inanıyorum. Dünya küreselleşmenin etkisiyle büyük bir hızla değişirken ve dört yanımızda düşmanlar bize diş bilerken, bizim gençliğimizin tek uğraşı “msn” olmamalı diye düşünüyorum. Çünkü Türklüğün ve Türk Devleti’nin devamını sağlayacak olan genç kuşak, her an her türlü duruma hazır yetişmelidir. Bazı gençlere bakıyorum, farklı olmak ve şekil yapmak adına özlerini yitirmiş durumdalar. Artık otobüste yanıma oturan 10 – 12 yaşlarındaki gençlerin yarısından çoğu küfürlerle dolu kalıplaşmış sözlerini duymak, bana acı veriyor. Tarihine ve kültürüne, bir futbol takımı kadar değer vermeyen; binlerce Türk bilgesi, kahramanı veya sanatçısı varken gidip “Beyonce” adında sapık ruhlu bir zavallının adıyla e-posta adresi alan; babası ona “Gökçe” gibi kutlu bir ad vermişken, kendini orada burada “qokce” diye adlandıran; saçını taramaya ayırdıkları vakti, tarihini öğrenmeye ayırmayan; 100 sayfalık kitapların bile özetini okuyup “bilge insan” edalarıyla ortalıkta dolaşan; ellerinden düşürmedikleri cep telefonlarının yeni modellerini araştırdıkları kadar bile, ülkede olup bitenlerle ilgilenmeyen; çevresindeki birkaç cahil insandan etkilenip ona buna küfürler yağdırmayı meziyet sayan… zavallı gençlerin durumu yakın gelecekte değişmezse, artık “Türk Ulusu“nun yalnızca adı kalır. “Şu anda istediğiniz her yere gitme olanağınız olsa, nereye gitmek isterdiniz?” sorusunu yönelttiğimizde, acaba kaç Türk genci “Çanakkale Şehitlikleri“ni, “Anıtkabir“i veya başka bir “Türk devleti“ni görmek ister? Yoksa siz de benim düşündüğüm gibi, gençlerin çoğunun görmek istedikleri yerlerin “Hepsi 1” dizisinin film çekimlerinin yapıldığı yer veya “Paris” olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bence yanılmıyoruz ve gençler gerçekten özlerine yabancılaşmış durumdalar. Çanakkale’de bizler için gözlerini kırpmadan canlarını veren 250 bin Türke göstermediğimiz saygıdan çok daha fazlasını, her yıl şehitlikte anma törenleri yapan Avustralyalı Anzaklar’ın kendi atalarına gösterdiğini görünce kahroluyorum. Yukarıda belirtilenlerden de anlaşılacağı üzere, Türk gençliğinin bir kısmının milli bilinçten yoksun yetiştiği açıktır. Bugün dost gibi göründükleri hâlde, bir savaş durumunda hiç tereddütsüz silahlarını bize doğrultacak iç ve dış düşmanlarımızın, elle tutulur bir tarih ve kültür mirasları olmadığı hâlde, yarattıkları yapma milliyetlerine ne kadar sahip çıktıklarına dikkatle bakmanın ve kahraman, soylu, kültürlü… Türk Ulusu’nun bireyleri olduğumuz için kendimizi şanslı saymanın zamanı geçiyor. Artık bir an önce, İngilizce şarkı sözleri ezberlemekten vazgeçmek ve Türklüğümüzün yalnızca damarlarımızda dolaşan asil kanla sınırlı kalmamasını sağlamak için, bilinçlenmek gereklidir. Ey Türk gençliği! İlkokulda “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiği hedefe, durmadan yürüyeceğime ant içerim.” diyerek verdiğin sözü ve “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.” diyerek üstlendiğin sorumluluğu unutma. Unutma ki, onsuz yaşayamayacağın kutlu vatanına yararlı olup, onu yüceltmeye çalıştıkça var olacaksın. Milliyetini kaybetmiş bütün Türk gençlerinin, çok geçmeden titreyip özlerine dönmeleri umuduyla… ""Yavuz Tanyeri""" Alıntı... Sevgili dostlarım coğrafya kaderdir. Eğer Türkiye'de doğduysanız bazı şeyleri bilmeniz gerekir üstünüzde oynanan oyunları, öğrenmenize karşılık indirilen balyozları bilmeniz gerekir. Unutmayın lütfen ve rica ediyorum 24 saatin 1 saatini şunlara ayırın öğrenin ve bir amaç edinin kendinize. ordusu Sevgili dostlar biliyorsunuzdur ki Türk ordusu,;komutanları ve okulları yıpratılmıştır. Bugün 4 yıllık MSÜ sınavıyla subay olabilirsiniz bu son derece hatalıdır. En kısa zamanda eski düzenine dönmelidir. Biliyorsunuz ki ergenekon ve balyoz davaları ile orduda ki başarılı ve Atatürkçü komutanlar içeri alındı. Kimileri emekli edildi. Mesela Osman Pamukoğlu adam son derece önemli bir komutan olmasına rağmen herhangi bir ordu evine dahi giremiyor yasak. İyi işler yapanı erken emekli ediyorlar. Bir sorun daha var ki ordunun içindeki sicil problemi nedir bu sorun? teğmen olduğunuz andan itibaren sicil üstü denen rütbece üstünüz olan üç subay tarafından hakkınızda her yıl yazılan kanaat notudur. Bu not ile sizin terfi almanız felan sağlanıyor her neyse araştırır görürsünüz. Burada ki sorun şudur Subay dediğin idealist olmalı,düşündüğünü söylemeli. Fakat bu puan yüzünden üstüne karşı çıktığı zaman direk düşük puanlar ile cezalandırılıyor. Eğer sen komutanım ordan askerin gitmesi çok tehlikeli olur dersen haaa öyle mi? Al sana şu puan Bunun değişmesi gerektiğine inanıyorum. Ayrıca kimileri anti militarist takılıyor bunun kadar saçma bir şey olabilir mi ? Ya kardeşim aptal olmak lazım. Hadi devlet senin dediğin gibi olsun ordusu terhis edilsin. Lan ertesi gün boğazdan geçen gemiler ile işgal edilmen bir olur. Sonra bacım neden hamile. Andaval Türkiye'de yaşıyorsun yıllardır terörle uğraşıyorsun. Sen askere düşman olursan görev başındaki mehmetçik ne hisseder? Kaç tane yiğit var biliyor musun? karda kışta halkını düşünüp onlar için nöbetteyim diyen. Yazık etmeyin abilerinize. Ordu her zaman Türk milleti için önemli olmuştur ve bundan sonrada hep öyle kalacaktır. "Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. " -MKA 5. Sanat Bunu tamamen Atatürk'ün sözleriyle açıklığa kavuşturacağım. “Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz… Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz. Fakat sanatkar olamazsınız.” “Milletimizin güzel sanatlar sevgisini, her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.” “Güzel sanatlarda başarı; bütün inkılapların başarılı olduğunun en kesin delilidir. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır! Onlar, bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.” “İnsanlar olgunlaşmak için bazı şeylere muhtaçtır Bir millet ki, resim yapmaz, bir millet ki, heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin getirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur Halbuki bizim milletimiz, gerçek nitelikleriyle medeni ve ileri olmaya lâyıktır ve olacaktır.” “Devleti idare eden bakanla, vatanın refahına elinin işi ile yardım eden sanatkâr arasında, yalnız küçük bir fark vardır, o da şudur Birinin vazifesi, bir diğerininkinden daha önemlidir. Fakat her ikisinde de iyi yapılmak şartıyla, ahlaki değer aynıdır.” “Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakış ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur.” Sanatkar el öpmez; sanatkarın eli öpülür!” “Yüksek bir insan topluluğu olan Türk Milleti’nin tarihi bir özelliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.” “Sanatkâr da, toplum da uzun mücadele ve gayretten sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.” “Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.” 6- Türk'ün kendini eziklemesi Dostlar rica ediyorum kendinizi küçük görmeyin. İsterseniz her bir işi yapabilirsiniz. Kendinizi geliştirin ve topluma örnek bireyler olun. -Atatürk “ Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” İnanın yeter gençler. Bakıyorsunuz bir şey icat ediliyor Türkler yapamaz Türkler başaramaz bizim millet mal yapmamıştır. Ya abicim kendinize bir bakın ne farkınız var ? Yaparsınız yeter ki ***-*-*-*-*-*- Yazımı bitirmek istiyorum bir çok yerden alıntılar paylaştım eğer gerçekten buraya kadar okuduysanız zaten hiç şüphem yok alıntılarını aldığım kişileri de araştırır ve kitaplarını okursunuz. Bu konuların üzerine gitmenizi istiyorum. Pussymagnet olurken bunları da öğrenin lütfen. Kendinize çok dikkat edin. NotBunu 1-2 saattir evimde ki kitaplardan taramalar yaparak ve internette gezinerek oluşturdum biraz dinlendim, tekrar geldim direk paylaşıyorum. İçeriğin bazı yerlerinde hatalar olabilir gözümden kaçmış olabilir şimdiden kusura bakmayın. EVDEKAL
TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ Kemal Gözler, “1982 Anayasasına Göre Din Eğitim ve Öğretimi”, Prof. Dr. Tunçer Karamustafaoğlu’na Armağan, Ankara, Adalet Yayınevi, 2010, Konuluş Tarihi 1982 ANAYASASINA GÖRE DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ Kemal Gözler* 1982 Anayasasının 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında, biri “din kültürü”, diğeri ise “bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi” olmak üzere iki tür din eğitimi ve öğretimi öngörülmüştür. Anılan fıkraya göre bunlardan birincisi zorunlu, ikincisi ise isteğe bağlıdır. Zorunlu din kültürü derslerinde, “din alanında herkes için gerekli bilgiler” verilebilir; bunun dışında belirli bin dinin inanç ve ibadet esasları öğretilemez. Uygulamadaki “din kültürü ve ahlak bilgisi” derslerinin bu içerikte olmadığı söylenebilir. Ancak din kültürü dersinden başka, belirli bir dinin inanç ve ibadet esaslarının öğretilmesi için bir başka din eğitimi dersine de ihtiyaç olabilir. Anayasamız böyle bir din eğitimini yasaklamamış, tersine öngörmüştür Ancak böyle bir din eğitiminin isteğe bağlı olması ve devletin denetim ve gözetimi altında yapılması gerekir. Türkiye’de din eğitim ve öğretimi meselesi, 1982 Anayasasının kabul edildiği günden bu yana tartışılan bir meseledir. En son, zorunlu din eğitimi tartışması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 9 Eylül 2007 tarihli Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye kararı[1] ve keza Danıştay Sekizinci Dairesinin 28 Aralık 2007 tarih ve sayılı[2], 29 Şubat 2008 tarih ve tarih ve sayılı[3] kararları ile tekrar güncel hale geldi. Bu makalede de bu sorun tartışılmaya çalışılacaktır. Öncelikle konu hakkında anayasal düzenlemeyi verelim. I. ANAYASAL DÜZENLEME 1982 Anayasasının konuyla ilgili 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrası şöyle demektedir “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır”. Bu fıkrayı konumuz açısından güzel bir şekilde yorumlayabilmek için öncelikle fıkrada geçen “ahlak” kelimesini görmezden geleceğiz. Ahlak kelimesini görmezsek bu fıkra şu hale gelmektedir “Din … eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü… öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” italikler bize ait. Ahlak kelimesi çıkarıldıktan sonra, bu fıkrada, italiğe dönüştürdüğümüz terimlerin gösterdiği gibi, din eğitimi konusunda şu şekilde ikili bir ayrım yapıldığı söylenebilir “Din kültürü öğretimi” ve “bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi”. Dolayısıyla bu iki tür din eğitim ve öğretimini ayrı ayrı incelemek gerekir. Zira bunların tâbi olduğu hukukî rejim, yukarıdaki hükümden anlaşılacağı üzere birbirinden farklıdır. Ancak hemen belirtelim ki, bu iki tür din eğitim ve öğretimi, fıkranın birinci cümlesinde belirtildiği gibi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu da bu iki tür eğitim ve öğretim arasındaki ortak noktadır. A. DİN KÜLTÜRÜ ÖĞRETİMİ Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesine göre “din kültürü… öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır”. Yani Anayasamıza göre, “din kültürü öğretimi” zorunludur. 1. İçeriği “Din Alanında Herkes İçin Gerekli Bilgiler” Peki ama “din kültürü öğretimi” ne demektir? Bunun içeriği neden ibarettir? Yukarıda belirtildiği gibi Anayasamızın 24’üncü maddesinde “din kültürü öğretimi” ibaresi geçmektedir. Ancak Anayasamızın ne bu maddesinde, ne de bir başka maddesinde “din kültürü öğretimi”nin tanımı yapılmıştır. Yani “din kültürü öğretimi” tabirinin anayasal bir tanımı bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu terim, doktrin ve dava konusu olduğunda yargı organları tarafından yorumlanmaya muhtaçtır. Açıkçası “din kültürü öğretimi” teriminin anlam ve kapsamı yorum yoluyla belirlenecektir. İlk önce yine adı geçen fıkranın kendisinden hareket edelim Fıkranın ikinci cümlesinde “din kültürü… öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” üçüncü cümlesinde “bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” italikler bize ait dendiğinde göre, bir kere, fıkranın kendisinden hareketle, din eğitimi konusunda “din kültürü öğretimi”nin her şeyi kapsamadığını, bunun dışında başka bir “din eğitim ve öğretimi” olduğunu söyleyebiliriz. İkinci olarak, fıkrada kullanılan terimlerde de farklılık vardır. Fıkranın ikinci cümlesinde “din kültürü öğretimi”nden bahsedilirken, üçüncü cümlesinde “din eğitim ve öğretimi”nden bahsedilmektedir. Gözlemlenebileceği gibi ikinci cümlede “öğretim” terimi kullanılmış iken, üçüncü cümlede “eğitim ve öğretim” terimi kullanılmıştır. Bu farklı kullanım nedeniyle bu ikisinin arasında bir fark olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla öncelikle “eğitim” ve “öğretim” kelimelerinin sözlük anlamlarını tespit etmekte yarar vardır. Öğretim-Eğitim Kelimeleri Arasındaki TDK Türkçe Sözlük’e göre öğretim, “belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, tedris, talim”[4] demektir. Tedris kelimesi ise Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ına göre “ders” kelimesinden türemiş olup, ders verme anlamına gelmektedir[5]. Talim kelimesi ise yine aynı lûgata göre, ilm kelimesinden türemiş olup, öğrenme, öğretme anlamına gelmektedir[6]. Eğitim kelimesi ise TDK Türkçe Sözlük tarafından “çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye”[7] olarak tanımlanmaktadır. Terbiye kelimesi ise Devellioğlu’nun yukarıda zikredilen sözlüğüne göre bir anlamıyla “besleyip büyütme”, diğer anlamıyla ise “eğitim” demektir[8]. Bu sözlük anlamlarının dışında kullanım itibarıyla bu iki kelime arasında şu bir fark olduğu gözlemlenebilir Öğretim, öğrenciye bilgi ve beceri kazandırmaktan ibarettir. Eğitim de ise, sadece bununla yetinilmemekte, öğrencinin davranışları belirli bir yönde değiştirilmeye çalışılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, eğitim, belirli bir amaç doğrultusunda öğrencinin davranışlarını değiştirme, hayatını etkileme sürecidir. Bu açıdan bakılırsa, “din öğretimi”nde öğrenciye din alanında bilgi verilmekle yetinilmesi gerektiği, din alanında öğrenciye davranış biçimi benimsetilmeye kalkılmaması gerektiği söylenebilir. Buna karşılık, “din eğitim ve öğretimi”nde ise sadece bilgi vermekle yetinmeyip, öğrencinin bu alandaki davranışlarını belirli bir yönde değiştirmeye çalışılabilir. Örneğin din öğretiminde “Müslümanların ibadet biçimi şunlardır” diye bilgi verilebilir; ama “namaz kılın, oruç tutun, bunlar iyi şeylerdir” denemez. Bunların denmesi, belirli bir davranış biçimini benimsetme anlamına gelir ki, bu din eğitiminin kapsamı içine girer. Şüphesiz öğretim ile eğitim kelimeleri arasında böyle bir anlam farklılığı olduğu düşünülebilir ve böyle bir farklılıktan yola çıkarak “din öğretimi” ile “din eğitimi” arasında bir fark olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu fark çok kesin değildir. Eğitim ile öğretim arasında yukarıda düşünüldüğü anlamda bir ayrım her zaman yapılmamaktadır; en azından böyle bir ayrım kesin değildir. Hatta eğitim ve öğretim kelimelerinden biri bazen diğeri yerine de kullanılabilmekte ve bazen de ikisi birden kullanılmaktadır. Her halükarda bu iki kelime arasında anlam farklılığından yola çıkarak din öğretimi ve din eğitiminin içeriklerini tespit etmek zor görünmektedir. “Din” – “Din Kültürü” Diğer yandan Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesinde doğrudan “din eğitim ve öğretimi”nden bahsedilirken, aynı fıkranın ikinci cümlesinde “din kültürü öğretimi”nden bahsedilmektedir. Dolayısıyla “din” ile “din kültürü” arasında ne fark olduğunu da belirtmek gerekir. Din kelimesi, TDK Türkçe Sözlük tarafından “Tanrı'ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum” olarak tanımlanmıştır. Aynı Sözlük, kültür kelimesini “tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlamaktadır. Kültür kelimesi bize Fransızca culture kelimesinden geçmiştir. Petit Robert’e göre, culture kelimesinin pek çok anlamı olmakla birlikte, belirli bir sahada kullanıldığında culture kelimesi “söz konusu alanda herkes için gerekli bilgiler” olarak tanımlanmaktadır[9]. Anılan yerde bu tür kullanıma örnek olarak “felsefe kültürü”, “edebiyat kültürü”, “sanat kültürü” tamlamaları örnek gösterilmektedir. Dolayısıyla “din kültürü” tamlaması da tamamıyla bu örnekler kabilindendir. Dolayısıyla “din kültürü”nü, din alanında herkes için gerekli bilgiler olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamıyla din kültürü aslında genel kültürün bir parçasıdır. Dolayısıyla din kültürünü, genel kültür sahibi bir insanın din alanında bilmesi gereken şeyler olarak da tanımlayabiliriz. Zorunlu din kültürü öğretiminin kapsamını yukarıdaki tanımdan hareketle belirleyebiliriz. Yukarıda açıklandığı gibi, din kültürü “din alanında herkes için gerekli bilgiler” olarak tanımlanırsa, zorunlu din öğretiminin “din alanında herkes için gerekli bilgiler” ile sınırlı olması gerekir. Bu tanımda geçen herkes kelimesinden, haliyle her Müslüman, her Hıristiyan, her Musevi değil, her “insan” anlaşılır. Dolayısıyla öğrenilmesi gereken bilgilerin neler olduğu tespit edilirken ölçü alınması gereken kişinin mensup olduğu dinin bir önemi yoktur. Bu kişi Müslüman, Hıristiyan, Musevi olabileceği gibi ateist de olabilir. Bu şu anlama gelir ki, burada belirleyici soru, bir Müslümanın İslam dini alanında bilmesi gereken bilgilerin neler olduğu sorusu değil; bir Hıristiyanın İslam dini alanında bilmesi gereken minimum bilgilerin neler olduğu sorusudur. Aynı şekilde bu zorunlu öğretimin kapsamı belirlenirken önemli olan soru, bir Hıristiyanın Hıristiyanlık alanında bilmesi gereken bilgilerin neler olduğu sorusu değil, bir Müslümanın Hıristiyanlık alanında bilmesi gereken minimum bilgilerin neler olduğu sorusudur. Örneğin genel kültür sahibi bir Müslümanın, Hıristiyanlığın içinde mezheplerin nasıl bölündüğünü, her mezhebin teşkilatının ne olduğunu az çok bilmesinin gerekli olduğu söylenebilir. Aksi takdirde bir Müslüman, televizyonda Papa ile ilgili bir haberi izlediğinde, bu haberi hakkıyla anlayamaz. Dolayısıyla zorunlu din kültürü öğretiminde Hıristiyanlıkta mezhepler, bunların teşkilatı, hatta bu teşkilat içindeki din adamlarının unvanları ve bunların kilise hiyerarşisindeki yerleri öğretilebilir. Aynı şekilde bir Hıristiyan öğrenciye de İslâmda mezhepler ve keza bunların kendi içindeki teşkilatları öğretilebilir. Zorunlu din kültürü öğretiminin kapsamını belirlerken referans alınan insan, belirli bir din mensubu değil, genel bir insan olduğuna göre, bu öğretim kapsamında, belirli bir dinin inanç ilke ve ibadet pratikleri öğretilemez. Örneğin zorunlu din kültürü öğretiminde, öğrencilere Kurandan sure ezberletilemez, abdest alınması ve namaz kılınması öğretilemez. Zira İslam dininin bu bilgilerinin bir Hıristiyan tarafından bilinmesi gerekli değildir. Ama yine de bu derste minimum bir bilgi olarak, İslam’ın kutsal kitabının Kur’an olduğu, Müslümanların bu kitaptan parçalar ezberlediği, ibadet olarak namaz kıldıkları, vb. konularda bilgi verilebilir; hatta örnek teşkil etmesi için Kur’andan seçme parçalar da alınabilir. Aynı şey, Hıristiyanlık için de söylenebilir. Böyle bir derste Hıristiyanlığın doktrin ve pratikleri öğretilemez. Ama bunların neler olduğu konusunda kısaca bilgi verilebilir. Örneğin öğrencilere teslis konusunda bilgi verilebilir. Çünkü bu bilgiyi bilmeyen birisinin Hıristiyanlığı genel kültür olarak da olsa anlaması mümkün değildir. Aynı şeyler başka dinler hakkında da söylenebilir. Zorunlu din kültürü dersinde, Musevilik hakkında, Budizm hakkında genel bilgiler verilebilir; ama bunların inanç ve ibadetleri öğretilemez. Aynı şeyler ateizm hakkında da söylenebilir. Zorunlu din kültürü dersinde, ateizm alanında herkes tarafından bilinmesi gerekli görülebilecek bazı bilgilerin verilmesi mümkündür. 2. Hukukî Rejimi Zorunludur Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde “din kültürü… öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” denmektedir[10]. Dolayısıyla bu hükümden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz Söz konusu din kültürü öğretimi zorunludur. Bu zorunluluğun ilk ve orta öğretim kurumlarını kapsadığı Anayasadan açıkça anlaşılmaktadır. Bu zorunluluğa istisna getiren bir hüküm anayasamızda yoktur. Dolayısıyla bu zorunluluk mutlaktır. Bu mutlaklık hem ilk ve orta öğretim kurumları, hem de öğrenciler bakımındandır. a Bütün İlk ve Orta Öğretim Zorunlu din kültürü dersi, bütün ilk ve orta öğretim kurumlarında yer almalıdır. Dolayısıyla mevcut sisteme göre, bütün ilkokul ve liselerde bu ders okutulmalıdır. Anayasa, ilk ve orta öğretim kurumları arasında özel okul, devlet okulu vb. bakımlardan bir ayrım yapılmamıştır. Dolayısıyla Türkiye’de olan bütün ilk ve orta öğretim kurumlarında bu dersin okutulması zorunludur. b Bütün Anayasa, öğrenciler bakımından istisna getiren bir hüküm yoktur. Dolayısıyla bütün ilk ve orta öğretim kurumlarında okuyan bütün öğrenciler, Türk vatandaşı veya yabancı veya Müslüman veya Hıristiyan, veya hangi dinden olursa olsun bu derse girmek zorundadır. İçeriği yukarıdaki şekilde belirlenen bir din kültürü öğretiminin zorunlu olmasının doğuracağı bir sakınca yoktur; çünkü bu derste belirli bir din mensubu için değil, genel kültür sahibi olması arzu edilen herkes için din alanında gerekli bilgiler verilmektedir. Durum bu iken Türkiye’de, uzunca bir zamandan beri gayri Müslim öğrencilerin bu dersten muaf tutulmaları Anayasamıza aykırıdır. Anayasamızda bu hususta bir istisna getirilmemiştir. Söz konusu hüküm genel hükümdür. Dolayısıyla genişletici yoruma tâbi tutulur. Aşağıda ayrıca tartışılacağı gibi, buradaki sorun, bu dersin gayri Müslim öğrenciler için zorunlu olmasından değil, içeriğinin “din kültürü” niteliğinde olmamasından kaynaklanmaktadır. c Devletin Denetim ve Gözetimi Altında Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ilk cümlesine göre “din… eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır”. Dolayısıyla din kültürü eğitiminin de devletin gözetim ve denetimine tâbi olduğunu söyleyebiliriz. B. “BUNUN DIŞINDAKİ DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ” Yukarıda belirttiğimiz gibi Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında “din kültürü… öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” dendikten sonra, “bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” denmektedir italikler bize ait. Dolayısıyla Anayasamızın zorunlu din öğretimi dışında bir başka türlü din eğitim ve öğretiminin yapılmasına izin verdiğini söyleyebiliriz. Zorunlu din kültürü öğretiminin dışında bir başka din eğitim ve öğretiminin olmasında da gereklilik olabilir. Zira yukarıda açıklandığı gibi zorunlu din kültürü öğretimi içeriği itibarıyla oldukça sınırlı ve genel bir eğitim, açıkçası bir genel kültür eğitimidir. Böyle bir din kültürü öğretimi ile, çocukların, mensup oldukları dinin inanç ve ibadet kurallarını öğrenemeyecekleri açıktır. Anne babaların çocuklarının bu alanda da eğitim almalarını istemeleri kadar doğal bir şey olamaz. Örneğin bir Müslüman anne-baba, çocuklarının Kur’andan bazı sureler ezberlemesini ve keza namaz kılmayı öğrenmesini istemeleri mümkündür. Aynı şekilde bir Hıristiyan anne-babanın da kendi dinlerine ilişkin olarak benzer şeyleri istemesi mümkündür. Anayasamız da muhtemelen bu nedenle zorunlu din kültürü öğretiminin dışında ayrı bir din eğitim ve öğretimini pek muhtemelen bu nedenle öngörmüş ve buna bu nedenle izin vermiştir. 1. İçeriği Zorunlu din kültürü öğretimi dışındaki din eğitim ve öğretiminin içeriği konusunda bir sınırlama yoktur. Bu eğitim ve öğretimde belirli bir dinin inanç ve ibadet esasları öğrencilere öğretilebilir. Örneğin öğrencilere Kurandan sure ezberletilebilir, namaz nasıl kılınır öğretilebilir. 2. Hukukî Rejimi Zorunlu din kültürü öğretimi dışındaki din eğitim ve öğretiminin hukukî rejimi konusunda iki şey söyleyebiliriz İsteğe bağlıdır ve devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. a İsteğe Zorunlu din kültürü öğretimi dışındaki din eğitim ve öğretimi isteğe bağlıdır. Zira Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında açıkça “bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” denmektedir. Dolayısıyla reşit kişilere bu eğitimin verilebilmesi için kendilerinin bu konuda talepte bulunması gerekir. Keza küçüklere bu tarz bir eğitimin verilebilmesi için ise onların kanunî temsilcilerinin talepte bulunması gerekir. Anayasamızda bu tarz bir din eğitimi “kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır” dendiğine göre, bu eğitimi almak isteyen kişilerin veya bunlar küçükse bunların kanunî temsilcilerinin talepte bulunması gerekir. Bütün öğrenciler için bu tarz bir din eğitimi kural olarak zorunlu kılınıp, bu eğitimi almak istemeyenler dilekçeyle başvursun denemez. Zira Anayasamızın isteğe bağlı tuttuğu şey, bu eğitimin alınmaması değil, alınmasıdır. Dolayısıyla böyle bir eğitimin verilmemesi genel kural, istek üzerine verilmesi ise istisnadır. b Devletin Denetim ve Gözetimi Altında Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ilk cümlesine göre “din… eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır”. Dolayısıyla isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimine tabidir. Bu eğitim devlet okullarında verilirse, zaten bu eğitimin devletin gözetim ve denetimi altında olacağı açıktır. Ama aynı eğitim özel okul ve kurslarda da olabilir. Anayasamızda isteğe bağlı din eğitiminin verileceği kurumlarla ilgili bir kısıtlama yoktur. Anayasamızın istediği tek şey, bu eğitimin devletin gözetim ve denetimi altında yapılmasıdır. Anayasamızda zorunlu din kültürü öğretiminin ilk ve orta öğretim kurumlarında yapılacağı belirtilmiştir. Ancak Anayasamızda isteğe bağlı din eğitiminin nerede yapılacağına ilişkin bir hüküm yoktur. II. UYGULAMA Yukarıda din eğitimi için Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında öngörülen düzenlemeyi verip, açıklamaya çalıştık. Anayasamızın biri zorunlu “din kültürü öğretimi”, diğeri ise isteğe bağlı “bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi” olmak üzere iki tür din eğitim ve öğretimini öngördüğünü söyledik. Bunların içerik ve hukukî rejimlerinin de birbirinden farklı olduğunu açıkladık. Şimdi Türkiye’de bu konudaki uygulamayı incelemeye çalışalım. A. ZORUNLU DİN KÜLTÜRÜ ÖĞRETİMİ Türkiye’de ilk ve orta öğretim kurumlarında, dördüncü sınıftan itibaren, her yıl zorunlu olarak okutulan “din kültürü ve ahlak bilgisi” isimli bir ders bulunmaktadır. Bu dersin içeriğinin, yukarıda tanımladığımız “din kültürü” ile, yani “herkes için din alanında bilinmesi gereken bilgiler” ile sınırlı olmadığı genel olarak kabul edilmektedir[11]. Zira bu derste az ya da çok, İslam dininin inanç ve ibadet esaslarının öğretildiği, hatta Kur’andan sure ezberletildiği, abdest alınması ve namaz kılınmasının öğretildiği bilinmektedir. Bu içerikte bir dersin, Anayasamızın 14’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci cümlesinde öngörülen din kültürü öğretimi niteliğinde bir ders olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla bu içerikte bir dersin ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu okutulması Anayasamıza aykırıdır. Keza gayri Müslim öğrencilerin din kültürü ve ahlak dersinden muaf tutulması yönündeki uygulama[12] da Anayasamıza aykırıdır. Zira söz konusu ders, Anayasamıza göre zorunludur. Yukarıda açıkladığımız gibi bu zorunluluk öğrenciler bakımından mutlaktır; öğrencilerin dini bakımından bir ayrım yapılamaz. Eğer yukarıda açıklandığı içerikte, yani din alanında herkes için gerekli bilgilerden ibaret bir din kültürü öğretiminin bütün din mensuplarına zorunlu tutulmasında da bir mahzur yoktur. Türkiye’de uygulamada gayri Müslim öğrencilerin bu dersten muaf tutulmaları, aslında bu dersin içeriğinin din kültürü din alanında herkes için gerekli bilgiler niteliğinde olmadığı, İslam dininin inanç ve ibadet esaslarının öğretilmesinden oluştuğunun kanıtıdır. Yapılan Anayasaya aykırılıktan ortaya çıkan zararlı sonuç, bir başka Anayasaya aykırılık yapılarak giderilmeye çalışılmaktadır. B. İSTEĞE BAĞLI DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ KUR’AN KURSLARI 22 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanuna 22 Temmuz 1999 tarih ve 4415 sayılı Kanun ile eklenen ek madde 3’e göre, “ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri dışında Kur'an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dini bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler için, Diyanet İşleri Başkanlığınca Kur'an kursları açılır. Bu kurslardaki din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır. Ayrıca ilköğretimin 5 inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kur'an kursları açılır”. Dolayısıyla 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunda, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri dışında, İslam dini alanında isteğe bağlı din eğitimi imkânı tanınmış ve düzenlenmiştir. Aynı konuda diğer hususular 3 Mart 2000 tarih ve 23982 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları İle Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği ile düzenlenmiştir. Adı geçen Kanun ve Yönetmelikte söz konusu eğitim için “Kur’an kursları” tabiri kullanılmaktadır. Biz de bundan sonra bu tür din eğitim ve öğretimi için “Kur’an kursları” ifadesini kullanacağız. Anılan Kanun maddesi ve Yönetmeliğe göre, söz konusu din eğitim ve öğretiminin, yani Kur’an kurslarında verilen eğitimin içeriği ve hukukî rejimi şöyledir. 1. İçeriği Kur’an kurslarında verilen eğitimin içeriği 633 sayılı Kanunun ek üçüncü maddesiyle şu şekilde belirlenmiştir “Kur'an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dini bilgiler almak”. Aynı içerik, 3 Mart 2000 tarih ve 23982 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliğinin “kursların amacı” başlıklı 5’inci maddesiyle daha ayrıntılı olarak şu şekilde tespit edilmiştir “Kur-an kurslarının amacı, nitelikleri uygun olan vatandaşlara; a Kur-an-ı Kerim-i usulüne uygun olarak, yüzünden okumayı öğretmek, b Kur-an-ı Kerim-i doğru bir şekilde okumayı sağlayıcı bilgileri tecvid, tashih-i huruf ve talim uygulamalı olarak öğretmek, c İbadetler için gerekli sûre, âyet ve duâları doğru olarak ezberletmek ve bunların meallerini öğretmek, d Hafızlık yaptırmak, e İslâm Dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile Peygamberimizin hayatı ve örnek ahlâkı sireti hakkında bilgiler vermektir”. Bu içerikte bilgiler, haliyle, Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının ikinci fıkrasında öngörülen zorunlu din kültürü öğretimi değil, aynı fıkranın üçüncü cümlesinde öngörülen isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi kapsamındadır. Dolayısıyla bu içerikte bir eğitimin yapılmasında, bu eğitim, aşağıda hukukî rejim başlığı altındaki şartlara uygun oldukça, Anayasamıza bir aykırılık yoktur. 2. Hukukî Rejimi Bu Eğitim Kur’an Kurslarında Verilmelidir 22 Haziran 1065 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ek 3’üncü maddesine göre, “ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri dışında”, yukarıdaki içerikte bir eğitimin herhangi bir yerde değil, “Kur’an kursları”nda verilmesi gerekir. Anılan maddeye göre Kur’an kursları, Diyanet İşleri Başkanlığınca açılmalıdır. Kursların nasıl açılacağı usûlü, 3 Mart 2000 tarih ve 23982 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği tarafından ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun ek 3’üncü maddesinden, yıllık “Kur’an kursları” ve “yaz Kur’an kursları” olmak üzere iki tür Kur’an kursu olabileceği anlaşılmaktadır. a Yıllık Kur’an Kursları Öncelikle belirtelim ki, 633 sayılı Kanun veya yukarıda adı geçen yönetmelik bu Kurslar için “yıllık Kur'an kursları” terimini değil, doğrudan “Kur'an kursları” terimini kullanmaktadır. Bu tür kursları, yaz kurslarından ayırmak için, biz “yıllık” sıfatını kullandık. Eğitim Anılan Yönetmeliğin 16’ncı maddesine göre, bizim yıllık Kur'an kursu dediğimiz kurstlarda, “eğitim-öğretim, Ekim ayının ilk haftasında başlar, Mayıs ayının son haftasında sona erer”. Bu tür kursların, kendilerine has binalarda hizmet vermeleri öngörülmektedir Yönetmelik, Millî Eğitim Bakanlığı ile Yıllık Kur'an kursları, Diyanet İşleri Başkanlığınca Milli Eğitim Bakanlığı ile koordine edilerek gerekli görülen il, ilçe, belde ve köylerde açılır Yönetmelik, Anılan Yönetmelikte Millî Eğitim Bakanlığına verilen ayrı bir denetim ve gözetim yetkisi yoktur. Ancak bu husus, din eğitim ve öğretiminin devletin denetim ve gözetimi altında yapılmasını öngören Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık oluşturmaz. Çünkü bu kursları açan ve bu kurslardaki eğitimi yürüten kurum Diyanet İşleri Başkanlığıdır ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasamızın 136’ncı maddesi uyarınca “genel idare”, yani merkezî idare teşkilatı içinde yer alır. Kimler Katılabilir?- 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun ek 3’üncü maddesine göre, yıllık Kur'an kurslarına ancak ilköğretimi bitiren kişiler katılabilir. Bu sınırlamanın normal bir sınırlama olduğu söylenebilir. Çünkü söz konusu kurslar, yıllık ve tam günlü olduğuna göre zorunlu ilköğretim çağında bulunan öğrencilerin bu kurslara katılması zaten mümkün değildir. İsteğe 633 sayılı Kanunun ek 3’üncü maddesine göre bu tür Kurslara katılım ancak isteğe bağlıdır. Kursa kayıt başvuru üzerine yapılır. Başvurunun ilgili öğrenci tarafından, ilgili öğrenci küçük ise, yani reşit değil ise kanunî temsilcisi tarafından yapılması gerekir. Dolayısıyla bu husus açısından, zorunlu din kültürü öğretimi dışında din eğitimi ve öğretiminin ancak kişilerin kendi istekleriyle, küçüklerin de kanunî temsilcilerinin talepleriyle yapılabileceğini öngören Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne bir aykırılık yoktur. b Yaz Kur’an Kursları 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun ek 3’üncü maddesine göre, “ilköğretimin 5 inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kur'an kursları açılır”. 3 Mart 2000 tarih ve 23982 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları… Yönetmeliğinin 32’nci maddesine göre, yaz Kur’an kursları, okulların tatil olduğu zamanlarda açılır. Ancak, bu kursların süresi iki ayı ve haftada beş günü aşamaz. Anılan Yönetmeliğin 32’nci maddesine göre, yaz Kur’an kursları, yıllık Kur’an kursu binalarında, camilerde ve müftülüklerce uygun görülecek diğer yerlerde açılır. Ayrıca, halk eğitimi hizmeti binalarından ve taşımalı eğitim uygulaması nedeniyle atıl durumdaki ilköğretim okulu binalarından valilik onayı ile bedelsiz olarak yararlanılabilir. Millî Eğitim Bakanlığının Gözetim ve Yukarıda çeşitli defalar vurguladığımız gibi, Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasına göre, her türlü din eğitimi devletin denetim ve gözetimi altında olmalıdır. Yaz Kur'an kursları da, yıllık Kur'an kursları gibi diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlendiği ve anılan Başkanlık T. C. merkezî idaresinin bir parçası olduğuna göre bu şart yerine gelmiş sayılır. Ancak 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, bununla yetinmemiş, ek 3’üncü maddesiyle, yaz Kur'an kurslarının Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetimi altında açılabileceğini öngörmüştür. Kimler Katılabilir?- 633 sayılı Kanunun ek 3’üncü maddesine göre yıllık Kur'an kurslarına ancak “ilköğretimin 5 inci sınıfını bitiren” kişiler katılabilir. Dolayısıyla ilkokul beşinci sınıfı bitirmeyen, yani normal koşullarda 12 yaşından küçük öğrencilerin, yaz Kur'an kurslarına katılmaları mümkün değildir. Bu sınırlamanın Anayasamıza uygunluğu kanımızca şüphelidir. Öncelikle belirtelim ki, Anayasamızın konuyu düzenleyen 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasında böyle bir yaş veya minimum eğitim şartı öngörülmemiştir. Söz konusu sınırlama, Anayasadan değil, Kanundan 633 sayılı Kanun, ek kaynaklanmaktadır. Bu sınırlama, gerek din hürriyeti, gerekse eğitim hak ve hürriyetine kanunla yapılmış bir sınırlama niteliğindedir. Bu sınırlamanın Anayasamıza uygun olabilmesi için Anayasamızın 13’üncü maddesinde öngörülen şartlara uygun olması gerekir. Bu şartlardan birisi de ölçülülük ilkesidir. Bu sınırlamanın ölçülü olabilmesi için, bu sınırlama tedbirinin, sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişli, gerekli ve bu amaçla orantılı olması gerekmektedir. Dolayısıyla bu sınırlamanın öncelikle amacını ortaya koymak gerekmektedir; ama böyle bir sınırlamanın amacını anlamak mümkün değildir. Demokratik, laik bir hukuk devletinde ana-babaların, 12 yaşından küçük de olsa, çocuklarının din eğitimi almalarını istemelerinden daha doğal bir şey olamaz. Din eğitimi ise, mahiyeti gereği, küçük yaşlarda başlar. Yedi veya sekiz yaşında olan bir çocuğun yaz Kur'an kurslarında din eğitimi alma hakkından niçin mahrum bırakıldığını anlamak mümkün değildir. Dolayısıyla söz konusu sınırlama kanımızca ölçülülük ilkesine aykırıdır. İsteğe 633 sayılı Kanunun ek 3’üncü maddesine göre, bu Kurslar isteğe bağlıdır. Zaten bu husus, Anayasamızın 24’üncü maddesinin dördüncü fıkrasının da bir gereğidir. III. İÇTİHAT Yukarıda din eğitimi konusunda anayasal düzenlemeyi ve bu konudaki uygulamayı gördük. Bunlara ek olarak, zorunlu din kültürü öğretimi konusunda son yıllarda verilmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bir kararını ve Türk Danıştayının iki kararını incelemekte yarar görüyoruz. A. AİHM’NİN HASAN VE EYLEM ZENGİN V. TÜRKİYE KARARI Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 9 Ekim 2007 tarihli Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye kararıyla[13], Türkiye’deki zorunlu din kültürü ve ahlak derslerinin alevî öğrenciler açısından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2’nci maddesinde garanti altına alınan eğitim hakkına aykırı olduğuna karar vermiştir. Çünkü Mahkemeye göre, Türkiye’deki mevcut din kültürü ve ahlak dersleri, içeriği itibarıyla, demokratik bir toplumda eğitim için gerekli olan plüralizm ve objektiflik ölçütlerini yerine getirmekten uzaktır. Zira –Mahkemeye göre– bu derslerde İslam dini sadece Sunnî inanışa göre öğretilmekte, Alevî inanış ise öğretilmemektedir. Dolayısıyla bu dersler, Alevi öğrencilerin ebeveynlerinin dini ve felsefi anlayışlarına saygısızlık teşkil eder. Hatırlanacağı gibi yukarıda “II. Uygulama” başlığı altında biz de Türkiye’de ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi”nin içerik itibarıyla, “din kültürü”, yani din alanında herkesin bilmesi gereken genel kültür bilgilerinden ibaret olmadığını gözlemlemiş, böyle bir dersin Anayasamızın anladığı anlamda bir “din kültürü öğretimi” olarak nitelendirilemeyeceğini ve dolayısıyla böyle bir dersin zorunlu tutulmasının Anayasamıza aykırı olduğunu söylemiştik. O bakımdan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıdaki kararında, söz konusu dersin içeriğiyle ilgili yapılan tespit ve eleştirilerin yerinde olduğunu düşünüyoruz. Ancak, kanımızca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu kararı, vardığı sonuçlar itibarıyla tartışmaya açıktır. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin anlayışına göre, eğer din kültürü ve ahlak derslerinde Alevi öğrencilere sadece Sünni inanışa göre İslam değil de, Alevilik de öğretilseydi, din kültürü ve ahlak dersi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olacaktı. Yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, bu dersin içeriği alan öğrencinin mezhebine göre farklı olmalıdır. Yukarıda açıkladığımız gibi biz de, ortak zorunlu bir din kültürü dersinden sonra, isteğe bağlı ve içeriği, bu dersi alacak öğrencinin din ve mezhebine, daha doğrusu ilgili öğrencinin velisinin talebine göre belirlenecek, isteğe bağlı bir din dersinin verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, zorunlu din kültürü dersi ile isteğe bağlı bir din eğitimi dersi arasında ayrım yapmadığı için, kararının sonuçları, teknik olarak problemlidir. Şöyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bizim isteğe bağlı din dersinde verilebileceğini düşündüğümüz bilgilerin zorunlu din kültürü dersinde verilmesi gerektiğini söylemektedir. Yani okul idaresi, zorunlu dersinin içeriğini, bu dersi alan öğrencilerin din ve mezheplerini göz önüne alarak çeşitlendirmelidir. Oysa bunu pratikte gerçekleştirmek imkansızdır. Kaldı ki, böyle bir şeye teşebbüs edilmesi laiklik ilkesine ve keza din ve vicdan hürriyetine aykırılık oluşturur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıdaki kararında ifade ettiği standartları uygulayabilmesi için okul idaresinin öğrencilerin din ve mezheplerini bilmesi gerekir. Peki ama okul idareleri öğrencilerin mezheplerini nasıl tespit edecektir? Yoksa okul idareleri öğrencilerin velilerine hangi mezhepten olduklarını mı soracaktır? Haliyle laik Türkiye Cumhuriyetinde böyle bir şeyin yapılması mümkün değildir. B. DANIŞTAY SEKİZİNCİ DAİRESİNİN VE TARİHLİ KARARLARI Danıştay Sekizinci Dairesi, 28 Aralık 2007 tarih ve 29 Şubat 2008 tarih ve tarih ve sayılı kararlarıyla, Türkiye’de okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” ders kitaplarında belirli bir din anlayışının esas alındığını ve hatta öğrencilere namaz kılınmasının öğretildiği ve öğrencilerden Kur’an’dan sure ezberlemelerinin istendiğini saptamış ve ilk ve ortaöğretim kurumlarında bu şekilde verilen öğretimin adının “din kültürü ve ahlak bilgisi” olmasına rağmen, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceğinin ortada bir “din eğitimi”nin bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu eğitim bir din eğitimi olduğuna göre, böyle bir eğitimin ise, uyarınca ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olması gerektiğine, böyle bir talep olmadan öğrencilere yukarıda açıklanan içerikte bir din eğitimi verilmesinin hukuka aykırı olduğuna karar vermiştir. Kanımızca Danıştayın bu kararı isabetlidir. Anayasa öngörülen zorunlu “din kültürü ve ahlak bilgisi” derslerinin, yukarıda açıklandığı gibi, din alanında herkes için gerekli bilgilerden ibaret olması gerekir. IV. ELEŞTİRİ VE ÖNERİLERİMİZ Yukarıda görüldüğü gibi, Türkiye’de ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan “zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi” dersinin, içeriği itibarıyla Anayasamızın anladığı anlamda bir din kültürü dersi olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla bu dersin zorunlu olması Anayasamıza aykırıdır. Diğer yandan, yukarıda açıklandığı gibi, Türkiye’de ilk öğretim çağındaki çocukların yaz Kur'an kursları dışında kurumsal bir çerçeve içinde din eğitimi alması mümkün değildir. Oysa bu çağdaki çocuklarının, bunun dışında, kısa sürelerle de olsa daimi olarak yani kışın haftada bir iki saat din eğitimi almasını isteyen ana-babalar olabilir. Bu ana-babaların taleplerinin de karşılanması gerekir. Kaldı ki bu eleştirimiz sadece Müslüman ana-babalar bakımındandır. Diğer din mensubu ana-babaların, hatta İslam içinde Sünni olmayan mezheplere mensup olan ana-babaların, kendi din veya mezhepleri doğrultusunda çocuklarının din eğitimi almalarını sağlamak için “yaz Kur’an kursları” imkânı dahi yoktur. Kanımızca bu nedenle, ilk ve orta öğretim kurumlarında mevcut zorunlu din kültürü dersleri dışında, isteğe bağlı, haftada bir veya iki saatlik, bir din dersinin verilmesi uygun olabilir. Böyle bir dersin ilk ve orta öğretim kurumlarında verilmesinde Anayasamıza aykırı bir yan yoktur. Yeter ki bu ders, kişilerin isteğine bağlı olsun ve devletin denetim ve gözetimi altında yapılsın Anayasa, Belki ilk ve orta öğretimde şu an zorunlu olarak okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin yarısı kaldırılabilir, kaldırılan kısım yerine isteğe bağlı bir din bilgisi dersi konulabilir. Örneğin söz konusu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi haftada iki saat ise, bu ders bir saate indirilebilir, diğer kalan bir saatte de, isteğe bağlı din bilgisi dersi yapılabilir. Keza yılda iki dönem okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersi bir döneme indirilebilir; geri kalan dönemde isteğe bağlı din bilgisi dersi okutulabilir. Bu din bilgisi dersinde de, isteyen öğrenciye istediği dinin veya mezhebin inanç ve ibadet esasları, yine bu din veya mezhebe mensup ve bu alanda bilgi sahibi kişiler öğretmenler, din adamları, vb. tarafından öğretilebilir. Örneğin Müslüman, Hıristiyan, Musevi öğrencilerin gittiği bir ilköğretim okulunda, her öğrenci haftada bir saat zorunlu din kültürü dersi alır, bu derste din alanında genel kültür bilgisi öğrenir; daha sonra da isteğe bağlı din eğitim dersinde, her din mensubu öğrenci kendi dini ile ilgili dini bilgiler alır. Bu ikinci dersi Hıristiyan bir öğrenci için bir papaz, Musevi öğrenci için bir haham, Müslüman bir öğrenci için bir imam verebilir. Keza her dinin içinde mezhepler bakımından farklı uygulamada yapılabilir. Örneğin Sünni ve Alevi öğrencilerin gittiği bir okulda, zorunlu ortak din kültürü dersinden sonra, isteğe bağlı din eğitimi dersini Sünni öğrenciler için bir imam, Alevi öğrenciler için bir Alevi dedesi verebilir. Haliyle böyle bir durumda ateist ana-balar, çocuklarının zorunlu din kültürü dersi dışındaki din eğitim dersini almamalarını da isteyebilirler. Daha doğrusu bu zorunlu din kültürü dersi dışındaki din eğitimi dersi isteğe bağlı olduğu için, bir öğrencinin velisi talep etmedikçe, o öğrencinin böyle bir dersi almaması gerekir. Zira böyle bir durumda, bu tarz bir din dersinin alınmaması kural, alınması ise istisnadır. Dolayısıyla isteğe bağlı tutulması gereken şey, bu dersin alınmaması değil, alınmasıdır. * Prof. Dr. Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi kgozler[at] [1]. Hasan and Eylem Zengin v. Turkey, Application no. 1448/04, [2]. [3]. [4]. [5]. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, Aydın Kitabevi, 1984, [6]. Ibid., [7]. [8]. Devellioğlu, op. cit., [9]. A. Rey ve J. Rey-Debove Ed., Le Petit Robert 1 Dictionnaire alphabétique et analogique de la langue française, Paris, Le Robert, 1991. [10]. 14 Haziran 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 16 Haziran 1983 tarih ve 2842 sayılı Kanunla değişik 12’nci maddesinde de “din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” denmektedir. [11]. Bu hususu burada ispatlamak için, bu derste okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi ders kitapları örnek olarak alınıp içerikleri incelenebilir. Ancak böyle bir inceleme ve değerlendirme zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 9 Eylül 2007 tarihli Hasan ve Eylem Zengin v. Türkiye kararında Application no. 1448/04, ve keza Danıştay Sekizinci Dairesinin 28 Aralık 2007 tarih ve sayılı kararında ve 29 Şubat 2008 tarih ve tarih ve sayılı kararında yapılmaktadır. Bu dersin müfredatıyla ilgili bir fikir sahibi olmak “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenleri Web Sitesi”ndeki örnek müfedata bakılabilir [12]. Bu uygulamanın temelinde Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunun 28 Şubat 1992 tarihli 47 sayılı Kararının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu Kararın metinine ulaşamadık. Ancak bu karar hakkında bilgi için bkz. Radikal, r2&haberno=4000. [13]. “Firstly, the Court determined whether the course’s content-matter was taught in an objective, critical and pluralist manner. To that end, it examined the Ministry of Education’s guidelines for lessons in religious culture and ethics and school textbooks ...[P]upils received no teaching on the confessional or ritual specificities of the Alevi faith, even though its followers represented a large proportion of the Turkish population. ... The Court therefore found that religious culture and ethics lessons in Turkey could not be considered to meet the criteria of objectivity and pluralism necessary for education in a democratic society and for pupils to develop a critical mind towards religion. In the applicants’ case, the lessons did not respect the religious and philosophical convictions of Ms Zengin’s father”. Hasan and Eylem Zengin v. Turkey, Application no. 1448/04, [14]. Kararın metnine ana sayfasında sol menüdeki “Güncel Kararlar” sekmesinden ulaşılabilmektedir. [15]. Kararın metnine ana sayfasında sol menüdeki “Güncel Kararlar” sekmesinden ulaşılabilmektedir. Copyright c Kemal Gözler + Armağan Yayın Kurulu ve Editörleri + +Adalet Yayınevi. Bu sayfaya izin almadan link verilebilir. Ancak, bu web sayfası, önceden izin almaksızın ne suretle olursa olsun, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dağıtılamaz, başka internet sitelerine metin olarak konulamaz. İzin için kgozler[at] adresine başvurunuz. 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3 Mart 2004 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71 ve 72’nci maddeleri, bir fikir ve sanat eserini herhangi bir yöntemle çoğaltanları, dağıtanları, satanları, elinde bulunduranları, paraya çevrilmeksizin, 2 iki yıldan 4 dört yıla kadar hapis cezası veya TL'den TL'ye kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır. Alıntılar İktibas Konusunda Açıklamalar Bu çalışmadan yapılacak alıntılarda iktibaslarda 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 35’inci maddesinde öngörülen şu şartlara uyulmalıdır 1 İktibas, bir eserin “bazı cümle ve fıkralarının” bir başka esere alınmasıyla sınırlı olmalıdır 2 İktibas, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla yapılmalıdır 3 İktibas, belli olacak şekilde yapılmalıdır [Bilimsel yazma kurallarına göre, aynen iktibasların tırnak içinde verilmesi ve iktibasın üç satırdan uzun olması durumunda iktibas edilen satırların girintili paragraf olarak dizilmesi gerekmektedir]. 4 İktibas ister aynen, ister mealen olsun, eserin ve eser sahibinin adı belirtilerek iktibasın kaynağı gösterilmelidir 5 İktibas edilen kısmın alındığı yer belirtilmelidir 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 3 Mart 2004 tarih ve 4630 sayılı kanunla değişik 71’inci maddesinin 4’üncü fıkrası, 35’inci maddeye aykırı olarak “kaynak göstermeyen veya yanlış yahut kifayetsiz veya aldatıcı kaynak” göstererek iktibas yapan kişileri, 2 iki yıldan 4 dört yıla kadar hapis cezası veya TL'den TL'ye kadar ağır para cezasıyla veya zararın ağırlığı dikkate alınarak bunların her ikisiyle birden cezalandırmaktadır. Ayrıca Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 18 Şubat 1981 tarih ve sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre kararına göre, “iktibas hususunda kullanılan eser sahibinin ve eserinin adı belirtilse bile eser sahibi, haksız rekabet hükümlerine dayanarak Borçlar Kanununun 49. maddesindeki koşulların gerçekleşmesi halinde manevi tazminat isteyebilir”. Yukarıdaki şartlara uygun olarak alıntı yapılırken bu çalışmaya şu şekilde atıf yapılması önerilir Kemal Gözler, “1982 Anayasasına Göre Din Eğitim ve Öğretimi”, Prof. Dr. Tunçer Karamustafaoğlu’na Armağan, Ankara, Adalet Yayınevi, 2010, Konuluş Tarihi Editör Kemal Gözler Ana sayfa Bu sayfa Konuluş Tarihi
türkiye de herkesin bilmesi gereken genel kültür bilgileri